SÜRREALİZM-Gerçeküstücülük

Gerçeküstücülük Avrupa’ da 1920′ li yıllarda bir anlamda Dada’ nın küllerinden doğan bir akımdır. Her şeye hatta sanatın kendisine muhalif olan dada, sonunda kendi söylemini doğrularcasına ” Gerçek Dadacı Dada’ya karşıdır.” yok olmuş, yerini Dada’ nın savunduğu görüşleri daha elle tutulur bir üretime dönüştüren Gerçeküstücülük akımına bırakmıştır.

” Gerçeküstücülük ” terimini ilk defa Fransız şair ve eleştirmen Guillaume Apollinaire kullanmıştır. Bu sözgüğü 1917 tarihli oyunu ” Tiresias’ ın Memeleri ” yle, Picasso’ nun sahne tasarımını yaptığı ”Geçit” başlıklı baleyi anlatırken kullanmıştr.

Gerçeküstücülük hareketinin babası sayılan, hatta sonraki yıllarda ”Gerçeküstücülüğün Papa’sı” lakabıyla anılan ünlü Fransız şair ve yazar Andre Breton’ un 1922 yılında modern arayışların geleceğini tayin ederek uluslararası bi kongre tasarladığını açıklaması Gerçeküstücülük akımına giden yolun ilk adımı olmuştur.

Bilinçaltı sürrealistlerin temel ilgi alanıydı. Onlara göre bilinçaltı, şimdiye kadar baskıya alınmış, şaşkınlık verici bir sanatsal yaratıcılıkla dolu geniş bir depoydu. Psikanalizci Sigmund Freud’ dan büyük ölçüde etkilenerek mantığı bu depoya girişi engelleyen bir muhafız gibi gördüler. Bilinçaltının kilidini açacak çeşitli teknikler uyguladılar. En kabul görmüş gerçekleri ve alışkanlıkları esasen yaratıcı olmadıkları gerekçesiyle redderek zayıflatmaya çalıştılar. Geçeküstücüler Doğallık’ı ve Gerçeklik’ i, gerçekleri nesnelerle karıştırmakla hem sanatı hem hem de yaşamı bir mobilyaymış gibi katı, çirkin ve tozlu bir yöntemle ele almakla suçlayarak her iki akımı da kökten burjuva olarak nitelediler.

Sürrealizm, bu fikirlerinin yanı sıra dil ve üslup özellikleri ile de farklılık yaratmışlardır. Kapalı bir anlatım benimseyen sürrealistler herkes tarafından anlaşılır bir anlatımdan sakınmışlardır. Bunun yanı sıra sürrealistler noktalama işaretlerini de yok sayarak eserlerini kaleme almışlardır. Akılcılığa karşı çıkan sürrealistler içlerinden geldiği gibi yazma yöntemini kullanmışlardır. Bu şekilde aklın egemenliğine girmeden yazar kendisine sınırlar koymadan yazabilecektir.[13][16][17]

 

 Meret Oppenheim, Tüylü Kahvaltı, 1936, 7 cm
Meret Oppenheim, Tüylü Kahvaltı, 1936, 7 cm

Luis Bunuel (22 Şubat 1900, Calanda – 29 Haziran 1983)

aaaa

İspanyol yönetmen, senarist Luis Bunuel sinemada sürrealizmin yaratıcısı ve dolayısıyla akımının en iyi temsilcisidir. Aynı zamanda tüm sinema tarihinin en iyi yönetmenlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Alfred Hitchcock Bunuel’in gördüğü en iyi yönetmen olduğunu açıklamıştır. Ünlü sürrealist ressam Salvador Dalí’yle de ortak çalışmalar içine girmiş, uluslararası düzeyde ses getiren Bir Endülüs Köpeği ve Age of Golden gibi filmlerde birlikte çalışmışlardır.Burjuvazinin Gizli Çekiciliği, Samanyolu, Özgürlük Hayaleti ve Arzunun O Belirsiz Nesnesi yönetmenin önemli filmlerindendir. Luis Bunuel ölümüne dek hepsinin aynı zamanda senaryo yazarlığını da üstlendiği 30’un üzerinde film çekmiş, 2 yapımın müziklerini de bestelemiş ve resim sanatında da yapıtlar vermiştir.

Bir Endülüs Köpeği (Un Chien Andalou)

Bunuel’in sinema macerası, o zamanlar yakın arkadaşı olan Salvador Dali’nin düşlerden yola çıkarak bir film yapma önerisini kabul etmekle başladı. Böylece bugün gerçeküstücü sinemanın başyapıtlarından biri olarak sayılan, Bir Endülüs Köpeği (Un Chien Andalou, 1929) üzerine çalışmaya başladı.

cc

Filmin konusunun bir hikâyesi yoktur. Filmin iki temel karakteri olan, isimsiz bir erkek ve bir kadın vardır.

Filmdeki kronoloji tutarsızdır. Örneğin, ” bir zamanlar” dan “sekiz yıl sonra”ya konu ilgisiz olarak değişir.

Film, bir usturayla bir kadının gözünün yarıldığı bir sahneyle açılır. Usturalı adamı Buñuel kendisi oynamıştır. Sonraki sahnelerde, bir adamın elinin karıncalar görünür. Bir adam bir kadını okşamak ister kadın ona direnir ve adam sonra adam piyano ve çürümüş bir ölü eşek sürükler.

Bir Endülüs Köpeği, tümüyle bilinçaltına bir gönderme, aklın kontrol edilemez yönünün yüceltilmesi gibidir.

Film gerçekten de birbirleriyle hiçbir mantıksal ilişki kurulamayan sahnelerden oluşmaktaydı. Çekim sırasında ne kameraman ne de oyuncular yaptıkları şeyin farkında değillerdi. [2] Altın Çağ  (L’Âge d’or)

Yönetmenliğini Luis Bunuel’in yaptığı bu siyah beyaz orta metrajlı filmin senaryosunu da yine Buñuel yakın dostu olan Sürrealist ressam Salvador Dalí’yle birlikte yazmıştır. Oyuncular arasında Sürrealist – Dadaist Almanressam Max Ernst de vardır. “L’Âge d’or” un kurgusunu ve müziğini de yapan Buñuel ayrıca filmde küçük bir rolde de oynamıştır

nn

“Altın Çağ” (L’Âge d’or) filminden bir sahne. İnek adeta evin evcil köpeği gibi yatağa uzanmış. Birazdan genç kız onu tıpkı köpeğini gönderir gibi odadan gönderecektir.

Luis Bunuel’in ünlü ressam Salvador Dali’yle gerçekleştirdiği son ortak çalışması L’age D’or’da keskin bir dille burjuva düzeni anlatılır. Bir türlü kavuşamayan iki aşığın öyküsünü temel alan film, din ve üst sınıf arasındaki gerilime odaklanır. Bunuel’in henüz ikinci filmi olmasına rağmen sembollerle ve alegorilerle dolu çetrefilli, olgun bir üslup sergiler. Sürrealist sinemanın da amentüsünü oluşturur. Yataktaki inek, belgeselci bir dille anlatılan akreplerin yaşamı (ve akreplerle burjuvazi arasında kurulan bağlar) ve de zengin malikanenin salonundan geçen at arabası gibi gerçeküstücü göstergeler fazlasıyla mevcuttur filmde.[3][4]

Louis Aragon  (d. 3 Ekim 1897, Paris – ö. 24 Aralık 1982, Paris)

bb

Günümüz Fransız şair ve yazarları arasında önde gelen isimlerden biri olan Louis Aragon, Paris’te dünyaya geldi. Gerçek soyadı Andrieux’tur. 1914’te Paris Üniversitesi’nde tıp ve biyoloji öğrenimine başlayan Aragon, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte tıp hizmeti vermeye başladı. Savaştan sonra sürrealist akımın içinde yer aldı. Geniş kapsamlı ve çok yönlü yapıtları sadece Fransa için değil 20. yüzyıl dünya edebiyatı içinde önem taşıyan Aragon, Fransa’da burjuva sanat anlayışına karşı bir seçeneğin yaratılabileceğini ve bunun yaygınlaştırılabileceğini kanıtladı. Tarihsel olayların olduğu kadar ilerici Fransız edebiyatına da dayanan eserleri, bir sanatçının toplumsal süreçleri aydınlatma ve dünyayı değişime uğratma sorumluluğunun çok usta bir kanıtını oluşturdu.

1930’da Charkov’da toplanan devrimci yazarlar kurultayına katılan Louis Aragon, 1937 yılında J.R. Bloch’la birlikte toplumcu değerleri savunan akşam gazetesi ‘Ce Soir’i kurdu. İki yıl sonra askere gitti. İkinci Dünya Savaşı’nın hüküm sürdüğü yıllar Aragon için hiç de kolay geçmedi. Fransa’nın kuşatılmasıyla birlikte daha ilk günden direniş mücadelesine başlayan yazar, kalemini faşizme karşı verilen mücadelenin hareketlenmesi ve Fransız kültürünün savunulması için kullandı. [6]

 

“Kendimle uzlaşmak gibi bir arzum yok, olmadı da hiç. George Brassens’in bestelediği ve yaygınlaştırdığı Mutlu Aşk Yoktur, 1943’de yazdığım bir şiirin dizesidir. Söz konusu mutsuzluk, işgal yıllarının mutsuzluğu. Fransa’nın içinde bulunduğu o acıklı durumda mutlu bir aşk olabilir miydi? Ortak bir mutsuzlukta bireysel mutlulukların olamayacağı teması, o zamanlar işlediğim bu tema, aslında, hemen yazdığım tüm yapıtlarda da var. Gerçekten, bu şiirde ortaya çıkan sorun, mutlu aşkın olup olmayacağı değil, mutlu çiftin olup olmayacağıdır. Kadın-erkek çiftini, erkeğin ve kadının en yüce şekli olarak düşündüğümü söylemiştim. Umarım gelecek günler kadın-erkek çiftine mutluluk taşır.” [7]

 

Mutlu Aşk Yoktur Ki Dünyada

Aslında hiçbir şey kâr değil insana
Ne gücü ne zayıf yanları ne de yüreği
Gölgesi bir haç gölgesidir kollarını açsa
Ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi
Tuhaf bir ayrılıktır hayatı kapkara
Mutlu aşk yok ki dünyada

Hani giydirilmiş erler bir başka yazgıya
İşte o silahsız erlere benzer hayatı
Sabahları o yazgı için uyanmış olsalar da
Tükenmiştirler ve kararsızdırlar akşamları
Söyle yavrum şu sözleri sakın ağlama
Mutlu aşk yok ki dünyada

Güzel aşkım tatlı aşkım çıbanım derdim
Yaralı bir kuş gibi taşırım seni şuramda
Ve görmeden bakanlar şu halimize bizim
Süzdüğüm sözleri söylerler benden sonra
Ve her şey der demez ölür iri gözlerin uğruna
Mutlu aşk yok ki dünyada

Yaşamayı öğrenmek bizimçin geçti çoktan
Ağlasın gece içinde kalplerimiz yan yana
En küçük şarkıyı mutsuzluktur kurtaran
Her ürperiş borçlu baştan bir hayıflanmaya
Ve her kitar havası beslenir bir hıçkırıkla
Mutlu aşk yok ki dünyada

Acılara batmamış bir aşk söyle bana
Yıkmamış kıymamış olsun bir aşk söyle
Bir aşk söyle sarartıp soldurmamış ama
İnan ki senden artık değil yurt sevgisi de
Bir aşk yok ki paydos demiş göz yaşlarına
Mutlu aşk yok ki dünyada
Ama şu aşk ikimizin öyle de olsa.
Çeviri: Cemal Süreyya

 

Gerçeküstü Araştırmalar Bürosu Deklarasyonu:

Etkinliklerimiz kamuoyunda aptalca ve yanlış yanlış bir şekilde yorumlanmasınedeniyle edebiyat tiyatro felseve ve teoloji alanlarındaki tüm anırmalardan oluşan çağdaş eleştiri dünyasına açıklıyoruz ki;

  1. Bizim edebiyatla ilgimiz yoktur; ancak gerektiğinde, herkes kadar, edebiyattan yararlanmasını biliriz.
  2. Gerçeküstücülük yeni ya da daha kolaybir ifade biçimi değildir, bir şiir metafiziği bile değildir. Gerçeküstücülük ustan ve ussallığa benzer her türlü şeyden bağımsızlaşmanın bir yoludur.
  1. bizler bir devrim yapmaya kararlıyız.
  2. devrim sözcüğüyle gerçeküstücülük sözcüğünü birleştirmemizin nedeni bu devrimin ilgisiz tarafsız ve hatta umutsuz karakterini ortaya koyabiilmektir.
  1. İnsanoğlunun adetlerini değiştirmek gibi bi iddiamız yoktur, amacımız düşüncenin ne kadar kırılgan olduğuu ve titrek yuvalarımızı ne denli değişken temeller, ne denli büyük mağaralar üzerine inşa ettiğimizi göstterebilmektir.
  1. Topluma şu resmi uyarıyı fırlatmak istiyoruz: Sapkınlıklarınıza ve falsolarınıza dikkat edin, bir tanesi bile gözümüzden kaçmaz.
  1. Her düşünce dönüşümünde toplum bizimle karşılaşacaktır.
  1. Özellikle batı dünyasına sesleniyoruz; gerçeküstücülük diye birşey vardır. Ya bizimle özdeşleştirilen bu yeni -izm nedir? Gerçeküstücülük şiirsel birüslup değildir. Aklın kendi içine dönük çağlığıdır ve her türlü engelden; gerekirse baltalarla parçalayarak da olsa kurtulmaya azmetmiştir.

Paul Eluard   (d. 14 Aralık 1895, St. Denis – ö. 18 Kasım 1952, Paris)

cx

Fransız şiirinin en önemli isimlerinden Paul Éluard, 14 Aralık 1985 tarihinde Fransa- Sanit Danies’de dünyaya gelmiştir. Asıl adı “Eguéne Grindel” olan Éluard, Dadaizm’in ve Sürrealizm’in en önemli şairlerindendir.

Çocukluk döneminin bir kısmını Saint Danies’de geçiren Éluard, on iki yaşında Paris’e yerleşerek Ecole Cobbert’e kaydolur. Verem hastalığına yakalanan Éluard, 1912 yılında İsviçre- Davos’ta bir sanatoryuma yerleşir. Burada Éluard, akciğerlerinden tedavi görürken Rus bir bayanla tanışır ve bir evlilik gerçekleştirir. Bir yıl bu sanatoryumda tedavi gördükten sonra Éluard, iyileşir ve taburcu olur. Daha sonra Fransız şair, 1. Dünya Savaşı’nın çıkması ile cephede çeşitli görevler alır. Uzun bir müddet cephede kalan Éluard, savaşı her açıdan görmüştür ve yaşadıkları onun ruhunda derin izleri bırakmıştır. Nitekim Fransız şair, savaş ve savaşın yarattığı yaraları yapıtlarında da kaleme almıştır. Bu yıllarda “”Ödev ve Tasa””, “”Barış İçin Şiirler”” adlı kitaplarını yayımlamıştır.

Paul Éluard, hem Dada akım hem de kurucuları arasında yer aldığı ancak daha sonra ayrıldığı Gerçeküstü akımın özellikleri ile birçok şiir kaleme almıştır. Birbirine paralel bu iki akımın dışında Éluard, büyük bir şair duyarlılığıyla özgürlüğü, savaşı ve bunun yanı sıra farklı bir lirizm ile aşkı işlediği şiirleri de imza atmıştır. Yalın bir şiir anlayışı ile kalemin kullanan Éluard, çok yönlü bir şair olarak gerek yaşadığı çağın gerekse bu çağın önemli şiir adamları olarak sayılmaktadır. Hümanist bir duyguyu rahatça şiirlerine aşılayan, ardından gelen birçok önemli şairin şiir görüşünü de etkilemeyi başarmıştır.[10]

 

YALNIZ DEĞİLİM

 

Yüklü
Dudakların tüyden hafif yemişleriyle
Giyimli
Bin bir değişik çiçekle
Anlı şanlı
Kollarında güneşin
Mutlu
Bir tanıdık kışla
Hoşnut
Bir damlasıyla yağmurun
Güzel
Tanyerinin aydınlığınca
İçten bağlı
Bir bahçenin sözünü ediyorum
Düş kuruyorum
Seviyorum düpedüz
Çevirİ: Sabahattin Aksal[9]

André Breton  (d. 19 Şubat 1896 – ö. 28 Eylül 1966)

vv

Fransız şair, deneme yazarı,eleştirmen ve editör, Paul Eluard, Josef Agnon,Luis Bunuel, Salvador Dalí ve Jean Cocteau‘nun da içinde bulunduğu sürrealist akımın kurucusu. Andre Breton, 18 Şubat 1896‘da Normandiya‘da doğdu. Çocukluğunu Britanya sahillerinde geçiren yazar, ilk yazdı. Gençlik döneminde, 24 yaşında Seine nehrine atlayarak intihar eden yazar Jacques Vache ile tanışması, Breton’un edebiyat yaşamında önemli bir rol oynadı. Vache’in savaşa ve sanata bakışı sürrealist akımın oluşmasında referans alındı. Breton, Vache’in savaş sırasında yazdığı mektuplar üzerine dört deneme yazdı. Tıp ve psikiyatri eğitimi alan Breton, 1921’de Viyena’da Freud‘la tanıştı. I. Dünya Savaşı‘nda nöroloji koğuşunda çalışırken, Freudçu psikanalist yöntemlerini hastaların tedavisinde kullandı. 1916 yılında Dadaist gruba katılan Breton, 1919 yılındaLouis Aragon ve Philippe Soupault ile birlikte ”Edebiyat”adlı dergiyi kurdu. 1924 yılında Sürrealist Manifesto‘yu yazarak Gerçeküstücü akımın kurucusu oldu. Freund’un psikanalitik kuramından etkilenerek oluşturduğuotomatizm tekniğiyle ilk kitabı Manyetik Çayırlar‘ı(Les Champs Magnétiques) yazdı. 1929 yılında ikinci manifestosu ile birlikte 1930’lu yıllarda bir çok şiiri ve ”Çılgın Aşk” ve ”Nadja” isimli öyküleri de yayınlandı. 1932 yılında en yale koparan şair, sanat ve edebiyat üzerine konferanslar vermek için gittiği Meksika‘da bir çok kez Troçki ile bir araya geldi. İkisi birlikte ” Özgür Sanat Devrimi İçin”manifestosunu yayınladılar. Ancak II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi üzerine Amerika Birleşik Devletleri‘ne gitti ve New York‘da gerçeküstücü bir sergi düzenledi ve ”VVV”adlı dergiyi çıkardı. 1946 yılında Paris’e geri dönen Breton, Cezayir‘deki Fransız sömürgeciliğine karşı ”121’in Manifestosu”nu yazdı. 1959 yılındaİspanya‘da, daha sonra aralarında anlaşmazlık çıkacağı Salvador Dalí, Joan Miro, Enrique Tábara ve Eugenio Granell gibi gerçeküstücü sanatçıların eserlerini yer aldığı ”Gerçeküstücülük Evi” segisini düzenledi.[12][13]

Sürrealizm Manifestosu’ ndan:

Biz ortaya çıkmadan önce bu sözcüğün hiçbir geçerliliği olmadığı kuşku götürmediğinden, bizim onu anladığımız çok özel bağlamda SÜRREALİZM kelimesini kullanma hakkımıza karşı çıkanlar son derece sahtekârca davranıyorlar. Bu nedenle, sözcüğü ilk ve son defa tanımlıyorum:

SÜRREALİZM, (isim). Kişinin, düşüncenin gerçek işleyişini sözel, yazılı ya da başka herhangi bir şekilde ifade etmeyi seçtiği katıksız ruhsal otomatizm. (felsefe, özdevim). Estetik veya ahlaki kaygılardan arınmış olarak, mantık tarafından uygulanan hiçbir kontrolün geçerli olmadığı, düşüncenin kendini ortaya koyduğu bir düzlem.

Jean Cocteau  (5 Temmuz 1889 – 11 Ekim 1963)

gg

Jean Cocteau, soylu bir ailenin oğlu olarak Paris’te 1889 yılında dünyaya gelmiştir. Çok iyi bir sanat eğitimi almış ve daha küçük yaşlarda edebiyat çevresi içinde büyümüştür. Ailenin soylu ve

zengin olması ona pek çok kapıyı da açmıştır.

Jean Cocteau, lise yıllarında şiir ve öyküler yazmaya başlamış ve çeşitli öykülerini kendisi sinema ve tiyatroya uyarlamıştır. Zamanla dahi bir sanatçı olarak anılmaya başlamıştır. 2. Dünya Savaşı sırasında Sahtekar Thomas ve Büyük Sapma isimli romanları ile Müthiş Çocuklar öykülerini yayınlamıştır. Müthiş çocuklar isimli hikayede, ayakta duramayan bir gencin dünyadan kaçışını anlatmıştır.

  1. yy’nın çok yönlü sanatçılarından olan Cocteau, yaşamı boyunca “vcni”nin peşinden gitmiştir. Dada ve Gerçeküstücülük gibi akımların temsilcileriyle birlikte çalışmış, buna karşıtı hiçbir akıma bağlı kalmamıştır, insanda gizlendiğini sövlediğı “düşünen bitki ve hayvanı” bulmak için bütün yenilikçi akımların tekniğini denemiştir. Gramofon kılığına bürünmüş insanlar, aynalar, camcılık yapan melekler, mankenler, oyunlarının vc filmlerinin olağan görüntülendir. Picasso ve besteci Erik Satie ile birlikte gerçekleştirdiği Parade’ırı ilk gösterilişi sırasında, oyunu küstah ve ahlaksız bulan bir grup kadının saldırısı, Cocteau’ nun yarattığı görüntülerin kışkırtıcılığını anlatması bakımından ilginçtir. Aynı oyunun program dergisine bir vazı yazan Apollinaıre de “gerçeküstücü” terimini ilk kez burada kullanmıştır. Dönemin eleştirmenleriyse onu, Alfred Jarry’nin başlattığı akımın bir temsilcisi olarak görmüşler, getirdiği yeniliği önemsememişlerdir.

 

Bir Şairin Kanı

Bir Şairin Kanı  1930 Fransa yapımı dramatik fantastik filmdir.

Jean Cocteau’nun senaryosunu yazıp yönettiği bu deneysel film, birinci ve ikinci Dünya Savaşları arasında kalan dönemde, özellikle de Fransa’da filizlenen öncü sinema’nın (avangart sinema) en belirgin örneklerinden biridir ve bu anlamda tarihi bir önemi vardır. “Bir Şairin Kanı” aynı zamanda yönetmenin “Orpheus Üçlemesi” (Orphic Trilogy) adı verilen bir dizi filminin de ilkidir. Bu üçlemenin diğer filmleri ise 1950’de çektiği Orfe(Orphée) ile 1960’ta tamamladığı Orfe’nin Vasiyetnamesi’dir (Le Testament d’Orphée).  “Orfe’nin Vasiyetnamesi” Cocteau’nun son filmi olmuştu.

Bir Şairin Kan kamaşık ve rüyayı andıran bir yapıya sahiptir. Yönetmenliğinin yanı sıra bir şair, romancı, oyun yazarı ve ressam olan Jean Cocteau, şiirde kelimelerle yapılan sanatın sinemada da görüntüler aracılığı ile yaratılabileceğine, sinemanın teknik altyapı olarak buna çok uygun olduğunu söylüyordu.

Alışılageldik bir öykü akışı bulunmayan film seyirciyi sürekli şaşırtan sürrealist imgelerle dolu dört ana bölüme ayrılmıştır. Cocteau başrol oyuncusunu görsel metafor ve simgelerle dolu gerçeküstü düşsel bir yolculuğa çıkartır. Filmin hemen başındaki yazılar şöyle başlar:

« “Her şiir bir hanedan arması gibidir, şifrelerinin çözülmeleri gerekir (….) Yazar, bu alegoriler topluluğunu, anlaşılmamış ressamlar Pisanello, Paolo Uccello, Piero della Francesca ve Andrea del Castagno’nın anısına ithaf etmektedir” »
  • Birinci bölüm: Yaralı el veya bir ozanın yara izleri

Genç şair atölyesinde tuvale bir yüz resmi çiziktirirken resmin dudakları hareketlenir ve şairin avucuna yapışır, şair elini odada bulunan bir kadın heykelinin yüzüne sürünce de dudaklar heykelin yüzüne geçer. Ağız sürekli hareket eder ve bir şeyler mırıldanır.

  • İkinci bölüm: Duvarların kulağı var mı?

Heykel şairden odanın duvarındaki büyük aynanın içine girmesini ister, şair de bunu yapar ve içine daldığı aynanın karanlığından sonra kendini bir otelin koridorlarında bulur. Otel koridorlarında duvara yapışmış gibi sürünerek ilerleyen şair (çünkü Cocteau duvarları yere çizdirmiş ve çekimi öyle yapmıştır, yer çekiminin etkisiyle aktör duvara yapışık gibi durmaktadır) sırayla odaların anahtar deliklerinden içeriye bakar ve her bir odada tuhaf olaylara şahit olur. Odalardan birinde duvara ve tavana yapışık bir kız çocuğu, bir diğerinde bir hermafrodit vardır. Başka bir odada da afyon içilmektedir. Koridorun sonuna ulaştığında bir el kendisine bir tabanca uzatır, şair bu silahla kendi kafasına ateş eder ama ölmez. Atölyesine döner, heykeli parçalar ve kendisi de avludaki bir heykele dönüşür.

  • Üçüncü bölüm: Kartopu savaşı

Bir grup okul çocuğu heykelin bulunduğu avluda kartopu savaşı yaparlar. Bu kargaşada heykel tahrip olur ve çocuklardan biri kafasına isabet eden kartopuyla ağır yaralanır (belki de ölür).

  • Dördüncü bölüm: Ev sahibinin kutsal değerlere saygısızlığı

Son bölümde kapalı avlu bir sahne görünümünü almıştır. Etraftaki evlerin balkonları tiyatro localarına benzemiştir ve asiller bu balkon localarında şık giyinmiş bir halde oturmaktadırlar. Avluda ise düşmüş olan çocuk hala yerde yatmaktadır ve hemen yanı başındaki masada şair ve bir kadın iskambil oynamaktadırlar. Kadın, şaire ‘Kupa asın yoksa kaybedersin’ der, bunun üzerine şair hileye başvurarak bu kağıdı ölü çocuğun ceketinin cebinden çıkartıp alır. Yandaki evlerden birinden çocuğun siyah derili koruyucu meleği çıplak olarak ortaya çıkar, çocuğun üstünü örter ve kupa asını şairden alarak çocukla birlikte kaybolur, şairin hilesini açık etmiştir. Şairin kalp atışları yüksek seste duyulur (bunlar Cocteau’nun kendi kalp atışlarının kaydıdır) Oyunu kaybeden şair cebinden çıkardığı tabancayı başına dayar ve ateşler. Silah sesi duyulmaz ama masaya düşen başı kanar. Localardakiler bu intiharı coşkuyla alkışlarlar. Kadın bir heykele dönüşür, yürür gider. Baştaki heykelin o olduğu anlaşılır.[1][5][8][11]

Max Ernst (2 Nisan 1891 – 1 Nisan 1976)

rr

Max Ernst 1891’de Kölnde doğdu. Bonn üniversitesinde felsefe öğrenimi gördü. 1921 de Paris’ e gitti ve orada sürrealstlerin grubunu meydana getiren yazarlardan Breton, Eluard, Aragon ve Crevel ile dost oldu. Fakatdaha önce 1919′ da Hans Arp ve Bargeld ile Köln’ lü dada grubunu kurdu.

1922’de Paris’e yerleşerek aralarında Andre Breton, Paul Eluard, Louis Aragon, Philippe Soupault, Robert Desnos, Benjamin Peret gibi yazarların bulunduğu gerçeküstücü gruba katıldı. Aynı yıl yaptığı Dostların Buluşması adlı resminde bu gruptaki dostlarıyla birlikte Dostoyevski ve Raffaello’yu da çizdi. 1925’te ilk Gerçeküstücüler sergisine katıldı. Aynı yıl frottaj tekniğini yarattı. Bu resim tekniğinde, bir yüzey üstüne gelişigüzel serpiştirdiği kâğıtlara kalemi sürterek bir doku elde ediyordu. Frottaj çalışmalarıyla kısa sürede tanındı ve ertesi yıl Diaghilev’in isteği üzerine Miro ile Rus Baleleri topluluğunda Romeo ve Juliet’in dekorlarını hazırladı. II.Dünya Savaşı’nda Paris’in işgali sırasında, Naziler tarafından Paris’i terketmeye zorlanınca 1941’de ABD’ye gitti. 1942-1944 arasında New York kentinde Breton ve Marcel Duchamp’la VVV dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptı. 1953’te Paris’e döndü. 1954’te Venedik Bienali’nde büyük ödülü kazandı.

Dostların Buluşması (Au Rendez-vous des amis) , 130 x 95 cm, 1922
Dostların Buluşması (Au Rendez-vous des amis) , 130 x 95 cm, 1922

 

Ernst, 1920’li yıllardaki ilk yapıtlarında düş ürünü yadırgatıcı biçimler kullanmış, bu tutumuyla Gerçüküstücülük’ün ilerideki gelişimini etkilemiştir. 1925’lerde gerçekleştirdiği frottajlarında, ürkütücü, garip biçimli hayvanlara ve insanı rahatsız edici doğa görünümlerine yer vermiştir. 1936 dolaylarında en arkada dairesel bir Ay ya da Güneş’in yer aldığı karanlık, gizemli, düş ürünü tarihöncesi ormanlarıyla canavarlar çizmeye başlamıştır. îlk heykellerini de bu yıllarda yapmıştır. Bunlar genellikle ilkel sanatın totemlerini çağrıştıran, alışılmamış, soyut biçimlerdir. 1940 dolaylarında, boyalı bir yüzeyi katlayarak ya da başka bir yüzeye bastırarak lekeler oluşturduğu ve decalcomania adını verdiği resim tekniğini ortaya atmıştır. Kolaj ve fotomontajlarında balık ve kuş başı fotoğraflarım, anatomi çizimlerini kesip gizemli ve yergici bir gülmece anlayışıyla yan yana getirmiştir.[17][13]

 Gelinin giysisi, 129.6 x 96.3 cm 1940
Gelinin giysisi, 129.6 x 96.3 cm 1940

Bu yapıt Batı sanatının doğalcılığını fantastik , kabus gibi bir konuyu gerçekçi bir tarzda betimleyerek altüst ediyor. Klasik mimari, mantığı ve akla uygun olanı çağrıştırıyor, ama düğününe bir kuş-adamla giden maskeli ve pelerinli bir kadının içinde yer aldığı rahatsız edici, erotik bir ayinin dekoru olmuş.[18]

Ernst’ in Dada tablosu

 Ülker burcunun yedi yıldızı, 25 x 18 cm, 1920
Ülker burcunun yedi yıldızı, 25 x 18 cm, 1920
 Fil celebes 125.4 x 107.9 cm 1921
Fil celebes 125.4 x 107.9 cm 1921

Salvador Dali  (d. 11 Mayıs 1904 – ö. 23 Ocak 1989)

ewf

Hasta çocuk; 10 yaşında yaptığı ilk self-portresinin ismiydi. Bir süre sonra ilk resim kursuna başladı. Öğretmeni Juan Núñez iyi bir ressamdı; ondan karakalem çalışmayı öğrendi. Daha sonra Catalan empresyonist ve realistlerini tanıdı. Daha sonra Kübizm ve Juan Gris ‘i keşfetti.
20’li yılların başında Madrid San Fernando Akademisine başladı. Ancak anarşist hareketleri nedeniyle okuldan atıldı ve bir süre Girona’da tutuklu kaldı. (1923) Daha sonra tekrar okula kabul edilse bile 1926’da tamamen atıldı. Bunu takip eden yıl Paris

‘te Picasso ‘yla tanıştı. 10 yıl sonra Londra’da Stefan Zweig onu Sigmund Freud

‘a tanıttı. 1923’te Madrid’de Luis Buñuel ve García Lorca ile tanıştı.

 

1929’da arkadaşı Luis Buñuel ile beraber çektikleri Bir Endülüs Köpeği adlı avangart kısa film, sürrealist sanat çevrelerinde ikiliye büyük şöhret kazandırdı. Aynı yıl ikinci kez Paris’e giden Dalí, burada ressam Joan Miró aracılığıyla sürrealist akımın öncüleri André Breton  ve Paul Éluard ile tanıştı. Éluard’ın karısı Gala, tanıştıkları andan itibaren Dalí’nin ilgisini çekti  ve 1929 yazında Dalí ile Gala arasında, sonradan evliliğe dönüşecek olan tutkulu bir ilişki başladı.
1931 yılında Dalí, en meşhur eseri olan Belleğin Azmi,ni yaptı. Yumuşak Saatler ya da Eriyen Saatler olarak da bilinen eserde, geniş bir kumsal manzarası önünde eriyen cep saatleri resmedilmiştir. Eser genel olarak, katı ve değişmez zaman kavramına karşı bir protesto olarak yorumlanır. Dalí sonradan bu resmin ilhamını, sıcak Ağustos güneşi altında erimekte olan bir Camembert peynirinden aldığını yazacaktı.

 Belleğin Azmi, 1931, 24.1 x 33 cm
Belleğin Azmi, 1931, 24.1 x 33 cm

 

Rene Magritte (21 Kasım 1898 – 15 Ağustos 1967)

wefzz

Gerçeküstücülüğün önde gelen sanatçısı olan Magritte, Delvaux ile birlikte bu akımın Belçikada‘ki en önemli temsilcisidir.1916-1918 arasında aralıklı olarak devam ettiği Brüksel akademisinde simgeci constant Montald ve Gisbert Combaz‘ın öğrencisi oldu. 1919‘da ressam Pierre Louise Floquet‘den fütürüzmi öğrendi. 1922-1924 arasında Servanckx ile doyut denemelere girişti.Ancak 1922‘de G.de Chirico‘nun yapıtlarını tanıdıktan sonra sanat anlayışını bütünüyle değiştirdi. Yazar arkadaşları Camille Goemans E.L.T. mesens Paul Nouge gibi, oda çeşitli dergilere yazılar yazdı. Dada hareketine ve Fransız gerçek fransız gerçeküstücülerine koşut etkinliklere geçti. 1927-1930 yılları arasında Paris yakınlarında Perreux‘da yaşayan Magritte, Eluard ve Breton ile yakın dostluk kurdu.Sanatçı bütün yapıtlarında yaşamın gizemi ve dünyanın anlamsızlığı üstüne metafizik bir sorgulamaya girişir.[20]

Sate Ayne, 54 x 80.9 cm, 1928
Sate Ayne, 54 x 80.9 cm, 1928
Adamın Oğlu, 116 x 89 cm, 1964
Adamın Oğlu, 116 x 89 cm, 1964

Giorgio de Chirico (d. 10 Temmuz 1888 – ö. 20 Kasım 1978)

bnzaa

Volos, Yunanistan’da İtalyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.  Yunanistan ve Floransa’da sanat eğitimi alan Chirico 1906’da Münih Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdi. Burada Nietzsche ve Schopenhauer’in felsefelerini okudu, Arnold Böcklin ve Max Klinger’in eserlerini inceledi.

1909 yazında İtalya’ya döndü, önce Milano, sonra Floransa’ya yerleşti. Bu kentte “fizikötesi şehir meydanı” serilerine başladı. Haziran 1911’de Paris’e giderken Turin’de birkaç gün geçirdi. Bu kentin tonozlar ve piazzalardan oluşan yapısı, “fizikötesi” atmosferi, Chirico’yu çok etkiledi. Paris’te düzenlediği sergiler Pablo Picasso ve Guillaume Apollinaire tarafından fark edildi. Yine bu sıralarda resimleri satılmaya başlandı.

  1. Dünya Savaşı’nda İtalya’ya döndü. Savaştan sonra eserleri tüm Avrupa’da sergilenmeye başlandı.1928’deNew York ve Londra’da sergiler açtı. 1930’da ömür boyu evli kalacağı ikinci eşi yine Rus olan Isabella Pakszwer Far ile evlendi. Birlikte İtalya’ya yerleştiler.

Chirico, en çok 1909 – 1919 arasındaki “fizikötesi dönem” eserleriyle ve bu eserlerde yarattığı duygu atmosferiyle tanınır. Ressam bu dönemin başında, parlak bir Akdeniz güneşinde yıkanan şehir manzaralarını konu almıştır, sonlara doğru ise tıkışık depolardaki manken benzeri hibrid figürleri konu etmiştir. Chirico ilerleyen yıllarda metafizik konuları bırakarak daha gerçekçi bir resme yöneldi. Ancak sonraki dönem resimleri metafizik dönemdeki kadar başarılı bulunmadı

 Rahatsız Edici Dalış, 97.16 cm × 66 cm, 1918
Rahatsız Edici Dalış, 97.16 cm × 66 cm, 1918

KAYNAKÇA

1.http://www.mailce.com/jean-cocteau-kimdir-hayati-eserleri-kitaplari.html

2.http://bugraderci.blogspot.com.tr/2012/09/bir-endulus-kopegi.html

3.http://filmhafizasi.com/sinemada-akimlar-2-gercekustucu-filmler/

4.http://en.wikipedia.org/wiki/L%27Age_d%27Or

5.http://jeancocteau.kimdirkimdir.com/

6.http://louis-aragon-kimdir.cix1.info/

7.http://www.siir.gen.tr/siir/l/louis_aragon/

8.http://www.nkfu.com/jean-cocteau-kimdir/

9.http://www.bilgiustam.com/surrealizm-nedir/

10.http://www.bilgiustam.com/paul-eluard-kimdir/ 11.http://tr.wikipedia.org/wiki/Bir_%C5%9Eairin_Kan%C4%B1   12.http://www.biyografi.net.tr/andre-breton-kimdir/

13.Gazi Üniversitesi/ Dünya Sanat Tarihi

14.Charles Harrison/Sanat ve Kuram/Küre Yayınları/Eylül 2011

15.Mehmet Yılmaz/Modernden Postmoderne Sanat/Ütopya Yayınevi/Şubat 2006

16 .Ahu Antmen/20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar/Sel Yayıncılık/Aralık 2008

17.Stephen Little/… izmler Sanatı Anlamak/Yem Yayın

18.Nazan İpşiroğlu /Sanatta Devrim/ Remzi Yayınevi/1993

19. http://www.wikiart.org/

20. http://nedir.antoloji.com/rene-magritte/